Gazetenize sahip çıkın!

Kafamdaki sorun(n)lar

Tansel Karakaya

    1 Kasım 2021

        KAFAMDAKİ SORU(N)LAR

         Gecenin bilmem kaçıncı yarısı. Yatakta bir o tarafa, bir bu tarafa dönüp durmaktan ve uykumu getireceğine zerre kadar inanmamakla beraber saymaktan da bir türlü vaz geçemediğim küçük baş hayvancıklara eziyet etmekten bıkarak kalkıyorum ve geçiyorum klavyenin başına. Freud’un dediği gibi; çok uyumak kaçmaktır, uyuyamamak ise yakalanmak… Ben de bu gece yakalananlardanım. Zamanın birinde bir dershaneci eskisinin bana biçmeye kalktığı role bürünelim; klavye delikanlısı olalım biraz… Ama olamam ki! Bazı durumlar bazı insanların üzerine tam oturmaz, o insanda sakil durur ya, klavye delikanlısı tabiri de bana bol gelir. Zira hiçbir zaman klavye delikanlılığı yapmadım. Ha, konuşma esnasında lafı gediğine koyamadığım durumlar olmadı değil; ama sonrasında içimde kanser olacağına kalemimde konser olsun dedim ve yazdım söyleyemediklerimi. Kalemim de kuvvetlidir ha! Hiçbir hakaret ya da küfür kullanmadan 10 kilo bal ile dahi yutmakta zorlanacağı şeyler yazabilirim insanlara. “Hak eden insanlara” diyerek kapsamı daraltayım da durum budur maalesef.  

          Bugüne değin birkaç yerel gazetede yazılar yazmaya, hasbelkader yılların bende biriktirdiklerini, anlayabileceğini düşündüğüm insanların zihinlerine aktarmaya çalıştım. Tamamen amatör bir ruh ile yapmaya çalıştığım bu aktarım işini, içimde uhde kalmış bir çocukluk ya da ilk gençlik hedefine ulaşabilme arzusu ile yaptığım konusunda zerre şüphem yok. Yazdığım hiçbir yazıdan yana da pişmanlığım yok. Aklım asıl yazamadıklarımda… Kimi zaman kendi sansür filtremden geçemedi yazamadıklarım kimi zaman ise eşim veya rahmetli annemin süzgecinden. Zaman içinde birkaç yazım bu süzgeçleri aşıp yazdığım gazetelerin sütunlarında kendine yer buldu. Ve şükrederek söylemeliyim ki hiçbiri bu gazetelerin yöneticilerince sansür edilmedi. Bolu gibi küçük bir şehrin basını için pozitif bir durum bu elbette.  

           “Ne anlatıyon deminden beri hemşerim?” diye serzenişte bulunduğunuzu hissediyorum. El-cevap; kafamdaki soru(n)ların bir kısmını… Herkesin her şey hakkında bir fikri var ya, ben de herkes gibi biri olduğuma göre daldan doruktan konuşabilirim. Çok sevdiğim bir kardeşimin, Emre Başkaya’nın, deyimi ile herbokoloji profesörlüğü yolunda emin adımlarla yürüyen bana da bu yakışır doğrusu! Kullandığım tabir için bağışlayın lütfen. Ama yerel basının duayen kalemlerinin daha önce yerel bazı anti-kahramanlar için kullandığı bir ifade olduğundan bu denli rahat kullandım. Dedim ya, herkesin bir fikri var ve herkes fikrinin dünyadaki en muteber fikir olduğundan o denli emin ki… Oysa savunulan fikirler kulaktan dolma, içi boşaltılmış, ve 25 kuruşluk boş bir alışveriş poşetinden daha değersiz birçoğu. Vaktiyle bir amcaya fizik tedavi hizmetlerindeki bazı uygulamaların kapsam dışına alınması ile ilgili fikri sorulmuş, amcamız “yok öyle bir şey” demişti. Muhabir ısrarcı olarak “Ama Resmî Gazete’de yayımlanan bir tebliğ bu” deyince de “inanma o gazetelere” demişti bu minnoş amca! Ne kadar da naif. Şimdi bu amca bey ile aynı oksijeni yakıyorum ben. Düpedüz oksijen müsrifliği!!! Okumak, araştırmak, çeşitli kaynaklardan teyit etmeye çalışmak, hatta karşıt görüşlerdeki literatürü de taramak… Ne kadar anlamsız şeyler bunlar. Oysa kör cehalet ne güzel şey, her haltı biliyorsun! İngiliz edebiyatçı Thomas Gray’in dediği gibi “cahillik bir lütufsa akıllı olmak aptallıktır”. Öyle ya “beyin bedava” diye de bu denli yüklenmek, beyne biraz haksızlık değil de nedir Allah aşkına?!  

          Bir de tam yerine rast geldi, manzara koyalım: 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı bu yıl Cuma gününe denk geldi ya, millet hutbede Atatürk’ten bahsedilmemesine fena halde içerlemiş. Boşuna sinirlerinizi yıpratıyorsunuz.  Adına “Dinayet” İşleri (yok yok aslına Diyanet olduğunu bilmiyor değilim; din-ayet, bakara-makara diyenler var diye öyle yazdım) denilen, kuyruklu yıldıza uzay aracı indiren NASA’dan daha fazla bütçesi olup da baldızına hallenen tiplerin çok da ayıp bir şey yapmadığı yönünde fetva verebilen bir kurum zaten bahsetmesin bir zahmet Atatürk’ten. Ne diyordu Barış Manço bir şarkısında: Altın çöpe düşse değerin kaybeder mi, tenekeyi parlatsan hiç çeyrek altın eder mi? Ha bu arada çeyrek altın da 900 Lirayı aşmış!!!

           Yazıya nasıl başladık, bitirişimiz nasıl oldu?!? Neyse, hepinize tatlı rüyalar…

    Yorum yazın

    İsim (Gerekli)
    Yorumunuz (Gerekli)

    Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

     

    Yazarın diğer yazıları

    Sağlık İlaç Gıda Takviyesi Siyah Sarımsak