Basın Konseyi dışında, hiçbir gasteci cemiyetine üye değiliz

 Yürekler yine yangın yeri..​​​​​​​​​​​​​​

Erdoğan Mühürcüoğlu

 Yürekler yine yangın yeri..​​​​​​​​​​​​​​
    10 Şubat 2023

           YÜREKLER YİNE YANGIN YERİ..
            Yine korkunç bir yıkımla karşı karşıya kaldık..Yine ortalık toz duman, yine yürekler yangın yeri.. Enkaza dönen kentler, hayatını kaybeden binlerce insan, on binlerce yaralı.. Nereye baksak yürek burkan görüntüler.. Prof. Ahmet Ercan bir kanalda 130 atom bombası gücünde olduğunu söyledi bu depremin.. Tam130 atom bombası düşmüş gibi olmuş üzerimize..
    * * *
           Depremler bizim de yabancısı olmadığı doğa olayları.. Taa Selçuklulardan beri depremlerle boğuşmuşuz Bolu'da.. 1800 kişinin öldüğü 1668 Bolu depremi var mesela.. 24 Kasım 1863 yılında meydana gelen bir başka büyük deprem var.. Keza 26 Mayıs 1957 ile 12 Kasım 1999 Düzce depremleri de  başımıza gelen en büyük felaketlerden..
    * * *
           1 Şubat 1944 de 7.4 şiddetindeki deprem de galiba yaşadıklarımızın en korkunç olanıydı.. 1944 yılında şehri yerle bir eden ve 3959 kişinin hayatına mal olan deprem.. Alman Harbi nedeniyle ekmeğin karneyle verildiği, şehir ahalisinin çeşitli hastalıklarla boğuştuğu, doktorların yaralılara yetişemediği, Operatör Kudret Üge'nin ameliyatlara pijamalarıyla girip çıktığı.. 
    * * *
           Ağır yaralıların kamyon kasalarında İstanbul'a taşınması ve şehre yardım olarak sadece 200 çadır, 5 ton çivi, 150 gemici feneri ile 4 sandık tetanos aşısı gönderilebilmesi de  çaresizliğin hangi boyutlarda olduğunu gösteriyor o yıllardaki.. 
    * * *
           Yazar Erdal Öz ''Unutulmaz Bir Atlı'' adlı kitabında Bolu'ya atanan babası ile geldikleri şehri anlatırken; ''Bolu, korkunç bir deprem geçirmişti'' diyordu.. ''Bombalanmış gibiydi adeta şehir.. Babamın görev yapacağı adliye binası bile yerle bir olmuştu..'' 
    * * *
            ÖZCAN KORKUT..
            Bir başka yazar Özcan Korkut da ''Bebek anne'' adlı kitabının girişinde Şehre elektrik veren jeneratörün her gece saat onbirde indirilen şalterini ve şehirde peş peşe yanmaya başlayan gaz lambalarını anlatıyordu.. Evdeki Bolu'lu iki yardımcı Deli Emine ile Şerife'yi.. Ağır kış şartlarında altına kızak taktıkları öküz arabalarıyla dağdan odun getiren köylüleri.. 
    * * *
           DEPREM..
           1 Şubat 1944 günü sabaha karşı müthiş bir gürültüyle sallanmaya başlamışlar Bolu'da.. Ardından evlerin çatırtıları ve yıkılma sesleri duyulmaya başlamış.. Zifiri karanlıkta kimse kimseyi görmüyor, evlerden karanlığı yırtan çığlıklar yükseliyormuş..Bir buçuk metre karla kaplı bahçeye zar zor inebilmişler..
    * * *
           ''Binlerce ölü defnediliyordu şehirde'' diyor Özcan Korkut.. Eskiden mezarlık olduğu bilinen tepeye çadırlar kurulmuştu''diyor.. ''Mezarlıkta oluşturulan kocaman bir mahalle.. Kazılan tuvalet çukurlarından kafatasları ve kemikler çıkan..''
    * * *
           Ölenle ölünmüyor, bir şekilde devam ediyor hayat.. Zamanla çadırlar arası komşuluklar başlamış.. Şarkılar türküler söylenmiş hatta.. O günlerin en moda şarkısı; 'Kalbini kalbime kat - Beni aşkınla yaşat' şarkısının sözlerini değiştirip kendi durumlarına uydurmuşlar..
    *
         Kalbini kalbime kat
         Beni aşkınla yaşat
         Ne tatlı rüya imiş
         Çadırda geçen hayat'
    *
          Bir de gülsem mi ağlasam mı dedirten sahne vardı kitabın sayfaları arasında.. Ana cadde üzerinde çöken bir ev ve o evden caddeye fırlayan bir karyola.. Karyolada birbirine sarılmış yaşlı karı-kocanın korku dolu gözlerle önlerinden hızla geçtiğini anlatıyordu yazar.. ''Bir vatandaş uzanıp karyolayı yakalamasa'' diyordu ''belki daha da gideceklerdi caddede..''
    * * *
           ZİYARETÇİ..
           Ziraretçim vardı bugün.. Bolu'da yaşadığımız depremleri, Aktaş'ta aynı çadırı paylaştığımız1957 depremini konuştuk.. Sonra Aktaş'lı Halis Dede'ye kadar uzandı konu..İngilizlere Kut-ül Ammare'de esir düşen, 3 yıl Bombay'da demir yolu inşaatında çalıştırıldıktan sonra, istanbul'a dönebilen.. 
    * * *
          Onun 1940'lı yıllarda Bolu'da gardiyanlık yaptığı dönem vardı birde. Ünlü Ankara Cinayeti zanlısı Haşmet Orbay'ı her gün "Velibey'in otelinden alıp Fırka Tepesi'ne sığınak kazdırmaya götürdüğü dönem.. Bolu'da görülen ve tüm ülkenin ilgiyle izlediği bir davaydı o.. Polisiye yazarı Agatha Christie'nin bile ''romanlarımda işime yarayabilir'' diye gelip bilgi topladığı..  
    * * *
           Semerkant'ı, Aktaş'ı, Akpınar'ı da konuştuk..Yer sofrasında oturup ayaklarımızı altımıza aldığımız, sofra örtüsünü dizlerimizin üzerine çektiğimiz evleri.. Akpınar da Kasap Hayri'nin, Cemiller'in, Mezunlar'ın evlerini.., Biraz yukarıda Cantıkcı Ökkeş'in evini.. Ve Hayratı; Üstte Berber Halil,  Gülsüm Hanım, bitişiğinde Deli Hasan'ın abisi Arabacı Raşit'le Kemaneci Durmuş..
    * * *
          Her şey konuşulur da 'Yedi türlü macuncu' ile evlere tahta silmeye giden cefakar eşi konuşulmaz mı? Akşamları denk sepeti ne koyduğu kocasını 'boyun posun devrilsin Sülümaaan!' diyerek sırtında eve taşırken hatırladığımız..
    * * *
          Şimdi ne o evler kaldı ne de bahçelerinde renk renk açan ortancalar.. ''Gördüm ki yazın bastığımız otları solmuş / Son demde bu mevsim gibi benzim de kül olmuş'' dediği gibi şairin..
    * * * 
         Kalbim yine üzgün seni andım da derinden,
         Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden!
         Gördüm ki, yazın bastığımız otları solmuş.
         Son demde bu mevsim gibi benzim de kül olmuş..
    * * *
           HAKKI BEY..
           Zor tutuyorum kendimi.. Yeterince uyuşmayan bir diş düşünün ve o dişi çekmeye gücü yetmeyen ufak tefek bir hanım.. Bir diş çekimi 2 saat mi sürer? Bir diş için dışardan güçlü kuvvetli biri mi çağrılır yardıma? Kızcağız gurur meselesi yapınca, bi ayağını dayamadığı kaldı çeneme..
    * * *
           Sürekli Küpeli Ayşe Hanım geliyor aklıma; güler yüzlü, beyaz tenli, gamzeli.. Ve onun 'Dişçi' olan eşi Hakkı bey.. 'Orta Hamam'ın yanından aşağıya inerken sağ kolda evi olan.. Hani kavşakta duramayınca Orman işletmesinin pikabıyla 'orta hamam'ın kadınlar bölümüne giren birini anlatmıştık.. Kadınların takunyalı saldırısından kıvrak vücut hareketleriyle kurtulabilen.. O takunyalar ki,
    ısıya duyarlı Patriot Füzesi gibiydi.. Anne terliği gibi, isabet yüzdesi son derece yüksek.. 
    * * *
           Neyse.. Hakkı Bey diyordum ben.. Askeriye'de Baytar'mış Hakkı Bey.. Askeriye'de Süvarı Sınıfı kaldırılıp Baytarlara ihtiyaç kalmayınca hızlı bir eğitimden geçirip diş hekimi yapmışlar Baytarları.. Yapmışlar ama o saatten sonra öğrenilen dişçilikten ne hayır gelecek.. Hakkı bey de daha ilk işinde çuvallamış.. 
    * * *
           Bir gün hastasının ağzından kalıp alacak; alçıyı iyi karamayınca alçı donmuş kalmış adamın ağzında.. Çekiyor çekiyor gelmiyor.. İşin kötüsü Kendi parmağı da gelmiyor adamın ağzından.. Aklıma geldikçe nerdeyse ruhumu teslim edecem dişçi koltuğunda.. Bazı gülme krizleri, hapşuruk nöbeti gibiymiş.. Tutamıyormuşsun.. Tutamadım nitekim..
    * * *
           NEZİHİ BAŞÇAVUŞ..
           Nezihi başçavuşla Hakkı Bey arasında nasıl bir irtibat kurduysak onun Süreyya Oteli altındaki matbaadan aldığı 'Abant' gazetelerini gezdirdiği kıraathaneler de girdi bizim sohbetin içine.. Koltuğunun altındaki gazetelerle; ''Abaaannt ! diyerek uğradığı kıraathaneler de.. 
    * * *
           Düğümü bir sefer bağlanmış bir daha hiç açılmamış bir kravat ve üzerinde en az 2 beden büyük bir ceket.. Sigarayı yakmadan önce ucunu tık tık tık masaya vurmalar, ilk dumanı sigaranın yanan kısmına üflemeler Türk filmlerindeki gibi.. Ve yanında omzunda asılı sazı ile Sadık.. John Steinbeck'in 'Yukarı mahalle' romanının Danny ile Pilon'u gibiler.. 
    * * *
           Nezihi Başçavuş'un mantar tabancası ile Sadığın bir gözünü kör ettiği vardı geçen haftaki yazımda.. Öfkeden gözü dönen Sadık'ın elinde sopayla Nezihi'yi kovalaması.. Olaya müdahale eden Komiser Ali Bey'in Sadık'ı hastaneye götürmesi ama Nezihi'den şikayetçi olmayı bir türlü kabul ettirememesi..
    * * *
           Birini ya da bir şeyi sevmek, onu her şeyiyle sevmek demek miş.. Hatalarıyla, yanlışlarıyla ve sebep olduklarıyla.. Bir yerde okumuştum.. Galiba bir kitabın arka kapağındaydı.. ''Sevmek bir tür çaresizliktir' diyordu yazar.. ''Bir şeyi çok seviyorsan başka çaren olmadığındandır..'' 
    * * *
           TAKSİCİLER...
           ''John Steinbeck'in 'Yukarı mahalle' romanındaki gibi' dememe bayıldı arkadaşım.. ''Bak'' dedi bu yazının devamına bir kaç motif daha eklersen var ya; bayılır millet.. Üzeyir Usta iyi gider mesela buraya.. Land Rover Cip'iyle ''Eşşekçi Nurettin'' abi de iyi gider.. Şehrin en eski, en renkli taksicileri bunlar.. Hayri abi'nin dillere destan aşk hikayesini de sıkıştırırsan aralara.. Hicran Abla'yla evlendiklerini filan..''
    * * *
           ''Abi Eşekçi demesek mi acaba Nurettin Abi'ye? dedim, ''bir yanlış anlama falan olmasın? Çok kızdı.. ''Ne alakası var'' dedi.. ''Lakap bunlar lakap, dengesiz dengesiz konusup canımı sıkma benim..! 
    * * *
           ''Aşklarına nazar değdi, boşandılar'' diye yazarsam traj patlaması yaşarmışım.. Hayri Abi'nin vefatında Hicran Abla'nın Bolu'ya gelip cenaze törenini uzaktan izlediğini yazarsam, boşluklara da birilerinden aşırdığım fotoğraflardan serpiştirirsem..'' Yazıklar olsun! dedim.. Vallaha yazıklar olsun sana.. Brütüs..!
    * * * 
           Evet bu gün de bir yazının sonuna geldik.. Bitirirken deprem felaketinde hayatını kaybedenlere Allah'tan rahmet; ailelerine, yakınlarına başsağlığı diliyorum.. Yaralılara da acil şifalar tabi..
          Hoşça kalın..
          Erdoğan MÜHÜRCÜOĞLU.. 09.02.2023

    Yorum yazın

    İsim (Gerekli)
    Yorumunuz (Gerekli)

    Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

     

    Yazarın diğer yazıları

    GÜNÜN SÖZÜ

    Çalışmak, neşeli olmak, çeneyi sıkı tutmak, işte sana başarı.

    SON YORUMLAR
    Sağlık İlaç Gıda Takviyesi Siyah Sarımsak