Bolu'da BolununSesi Gazetesi okunur

Yaz bitti.. İrfan.. Mezar..

Erdoğan Mühürcüoğlu

Yaz bitti.. İrfan.. Mezar..
    5 Aralık 2020

           YAZ BİTTİ.. İRFAN.. MEZAR..

            Neredeyse yarım saattir ekran bana bakıyor, ben ekrana.. Acaba nasıl başlasam? Usta yazarlar "yazının en önemli kısmı girişidir'' derler.. Girişi iyi yazamazsanız artık geçmiş olsun.. Geri kalan kimsenin dikkatini çekmez.."

    * * *

          Acaba usta öğüdü dinleyip; Kemal öğretmen ile mi başlasam yazmaya.. Yoksa Tatar Cavit Cinayetiyle mi, Gölyüzü Çayırındaki? İkisi de bir dönemin kamuoyunu en çok meşgul eden olayları..

    * * *

          Ağır Ceza Reisi; ''Ve Kemal'in idamına'' deyince şuursuzca kahkahalar atmaya başlamış Kemal öğretmen'' diye başlasam mesela.. Daha önce de bu cinayetle ilgili bir gazete haberi paylaşmıştım da epey ilgi görmüştü.. Hatta ''İdam edildi mi Kemal öğretmen?'' mesajları gelmişti okurlardan.. Cevap verememiştim..

    * * *

          Tatar Cavit Amcayla da başlayabilirim.. Kamyoncu Cavit Buğdaylı'nın kurban gittiği Gölyüzü Çayırı Cinayeti ile.. ''Kocagötün Hakkı Amca'yla olan fotoğrafını görünce hatırladığım.. Çocukluğumuzun büyüklerden dinlediğimiz en heyecanlı olaylarındandı.. Geceleri Gölyüzü Çayırı'ndan geçemiyorduk korkudan.. Ödümüz patlıyordu.. Ya da en iyisi yine kendi bildiğimiz gibi başlamak..

    * * *

          YAZ BİTTİ..

           Bir yaz daha bitti.. Çoğumuz evlere kapalı geçirdik bu yazı.. Ne plajlar eskisi gibiydi, ne parklar ne de çay bahçeleri.. “Maskem duruyor mu” diye burnumuzu yoklayıp durduk ha bire.. Virüs korkusu yüzünden hayallerimizin çoğu kursağımızda kaldı.. Ve sonunda bir sonbahar daha gitti ömrümüzden..

    * * *

           Gerçi doğanın her hali güzel.. İlkbaharı da güzel, Yazı da güzel, Sonbaharı da.. Ama bana sorarsanız, sonbaharı bir başka güzel.. Boşuna ''Mevsimlerin ikindisi'' dememişler bu mevsim için.. Ben her sonbahar gelişinde okul yolunu hatırlarım nedense.. Alpay'ın ''Eylülde gel'' şarkısı dilime pelesenk olur.. Ve o şarkıyla Hastane Caddesi'nden başlar, tavanında güvercinler uçuşan kapalı hal binasından geçer, amele pazarından çıkarım.. Hayal kurmak da parayla değil ya, yanımda mutlaka benimki de olur, sarı montuyla.. Yürürken konfeti gibi yapraklar dökülür üzerimize..

    * * *

          İRFAN..

           Sıcaktan mı, yoksa içtiğim kahveden mi, döndüm durdum yatakta.. Baktım olmayacak kalktım bilgisayarı açtım.. Ekran bana bakıyor, ben ekrana.. Televizyona geçtim.. Alman kanalında bir film; 'Hıçkırık'.. ''Tamam'' dedim, ''Edison'' abiyle, Hülya abla iyi gelir bu gibi durumlarda..

    * * *

          Yanılmışım.. Bizim 'Hıçkırık' yerine ''Tourette'' hastası bir öğretmenin anlatıldığı bir Hint filmi çıktı karşıma.. Ve ben ilk defa bu filmle 'Tourette' diye bir hastalığın varlığından haberdar oldum..

    * * *

           Bir yerde okumuştum; ''Bazı filmler gerçekte hiç bitmez'' diyordu yazar.. ''Film bittikten sonra filmde izlediğiniz hayatlar hala devam ediyormuş gibi gelir.. Öyle oldu netekim..

    * * *

           Hem filmi izlerken hem de filmden sonra sürekli İrfan canlandı gözümde.. Tik İrfan.. Yolda yürürken aniden durup zıplayan, zıplarken istem dışı sesler çıkarıp, ayıp sözler söyleyen.. Ne Tourette Sendromundan haberimiz vardı o zamanlar, ne de böyle bir hastaya nasıl davranılması gerektiğinden.. Ne kadar cahilmişiz dedim kendi kendime.. Hepimiz deli zannettik İrfan'ı.. O, başa çıkamadığı tikleriyle mücadele ederken, biz deli muamelesi yaptık çocuğa.. ''Deli ! diye diye delirttik..

    * * *

           İnternetten baktım da; zeka düzeyleri genel ortalamanın 14 puan üzerindeymiş bu hastaların.. İkide bir zıplayıp, istem dışı sesler çıkarmaları da çok hızlı düşünmeleri ile alakalıymış.. Konuşma hızının düşünce hızına yetişememesiyle.. Müzik dehası olarak bildiğimiz Mozart'ın, Bruce Willis'in, Darwin'in, İngiliz fizikçi Newton'un da hastalığıymış Taurette Sendromu.. İngiliz futbolcu David Beckham'ın da..

    * * *

          Arka sokağımızda oturuyordu İrfanlar.. Babamın zaptedemediği tahsildar atıyla ön kapısından girip arka kapısından çıktığı evde.. Çok şenlikli bir sokaktı orası.. Yorgancıların, Kuşlar'ın, Boyacı Fatma Ninenin de evinin olduğu sokak.. Günebakmazlar'ın, Dülger Osmanların..

    * * *

           En son Karaçayır'da görmüştüm İrfan'ı.. Panayır dükkanlarından birinde, bir aileden üç kişinin cereyana kapılıp kömür haline geldikleri gündü.. Çığlık çığlığaydı İrfan dükkanların arasında.. Zıp zıp zıplıyordu.. En çok babasının mahalleyi her hafta pikniğe götüren kamyonu kalmış aklımda.. 52 Austin.. Yokuşlarda çekmeyen, yokuş aşağı komşuların kasasından tuta tuta indirdiği..

    * * *

           Geçenlerde paylaşılan bir fotoğraf vardı Öney Sokak'a benzettiğimiz.. Sonra da bandocu Ahmet Çavuş'un oturduğu sokağa.. Bando şefi Turgut Bey'den aldığı emanet klarnetle komşularına konserler veren.. İkisi de değilmiş.. Bakkal Ases'in mıntıkasıymış orası.. Berber Selahattin Abi'nin evinin olduğu sokak.. ''Bir ara ''CHP Ocağı'' olarak da kullanıldı o ev'' diyor arkadaş.. ''Demokratların ''Vatan Cephesi''ne karşılık olsun diye açılmıştı.. Biraz da Kepekçi Mustafa ile Tornacı Nazif amcalara nispet olsun diye..''

    * * *

          ŞEHİRLERİN SIRLARI..

          Ne zaman kendi evimizin de olduğu o sokakları dolaşsam, hüzünlenirim.. ''Kim bilir kimler yaşadı bu evlerde'' diye düşünürüm.. Kimler, kimleri bekledi pencerelerin ardında? Hangi hayallere dalındı? Hangi aşklar yaşandı.. Hangi düğünler, ölümler, doğumlar..

    * * *

          Hatırlarsınız; Şehirlerin hafızaları, sakladıkları sırlar vardır demiştim bir yazımda.. Perdesini aralarsanız hepsini fısıldarlar kulağınıza.. Ne biliyorlarsa.. Devamında da bir aşk hikayesi anlatmıştım.. Acıklı bir aşk hikayesiydi, hatırlarsınız..

    * * *

          Geçen gün o hikayenin hanım kahramanı Naciyanım'a rastladım Çıkınlar Mezarlığı'nda.. Daha doğrusu Naciyanım'ın 'Anıt Mezarı'na.. Şaşırdım.. ''Keşke'' dedim ''bu fotoğrafı daha önce görseydim de o yazımda kullanabilseydim..

    * * *

          Babamın anama yazdığı mektuplardan birinde vardı buna benzer bir hikaye.. Eşref'in hikayesiydi o da.. 1946 tarihli mektupta ''Eşref'i gördüm'' diyordu babam.. ''Bolu'dan ayrıldığım gündü, Hendek'te iki Jandarma bizim otobüse bindirdiler Eşref'i'' diyordu.. ''Akıl hastahanesine götürüyorlarmış.. Hani Subay çıkmıştı, hani konuştuğu bir kız vardı, hani deli gibi aşıklardı birbirlerine.. Hani evleneceklerdi diye biliyorduk..''

    * * *

          Vay anasını..! demiştim mektubu okurken.. ''Eşrefi gördüm'' dediğine göre herkes tanıyor olmalıydı Eşref'i.. Tüm şehir tanıyor olmalıydı hatta.. ''Devlerin Aşkı Büyük Olur'' demişler.. Kim bilir belki destanı bile satılmıştır Bolu Pazarında.. Nezihi Başçavuş koltuğunun altındaki Abant gazeteleri ile; ''Yazıyooor! diye dolaşmıştır şehrin kıraathanelerini.. ''Eşrefi yazıyoor..! diye dolaşmıştır..

    * * *

          Neyse.. Zor günlerden geçiyoruz.. Herkes kendine dikkat etsin lütfen.. Hele şu günlerde.. Ben korkudan 4 kat maske takmaya başladım yalan yok.. Panayırda, Aç! Aç! Tiyatrosunda Babuş abla vardı.. Ve onun, seyirci ''Aç aç aç ! dedikçe çıkar çıkar bitmeyen donları.. Pembeli, mavili, sarılı, pöti kareli.. Tam o hesap..

           Hoşça kalın..

      Erdoğan Mühürcüoğlu

          06 ARALIK 2020

    Yorum yazın

    İsim (Gerekli)
    Yorumunuz (Gerekli)

    Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

     

    Yazarın diğer yazıları

    Sağlık İlaç Gıda Takviyesi Siyah Sarımsak